Tuesday, 26 May 2009

Hırsız Var!

Arabanın cant kapakları iki senede ikinci kez çalındı. Bu kez insaflı hırsız(lar) ön ızagarayı bırakmışlar da geçen seferki gibi ful Mad Max modeli gezmeyeceğiz.

Bundan alınacak dersler:
bir. Moskova'da çelik cant tercih sebebi.
iki. Kontrollü otoparkı olan bir konut seçeneği değerlendirilmeye gayret edilmeli. Park sorunu ile birleşince bu madde çok elzem hale geliyor ama Moskova'da bizim alışık olduğumuz siteler genelde lüks ve pahalı kabul edildiğinden uygununu bulmak biraz şans işi.

Wednesday, 20 May 2009

Ben Olsam

Ben olsam bu blogu takip etmezdim.

Bir kere haftada bir girdi oluyor. Devamlılık yok. Sonra çok şizofren, herkes ayrı telden çalıyor. O esasen kötü bir şey değil ama ilk bakışta yazarın kim olduğu belli olmadığı için afallatıyor. Ben bile ilk girdilerden birini çok uzun süre başkasının sandım. Rusya'daki araba parklarını Koray'ın koyduğunu sananlar var. Sanırım tüm girdilerin Koray'ın olduğunu sananlar var.

Ama öte yandan güldürürken düşündürüyoruz. Bir nevi Levent Kırca misyonu. Arada bir bakmaya değebiliriz. Bizden vazgeçmeyin sevgili okur!

Tuesday, 19 May 2009

Kaç kişiyiz?

Together we stand, divided we fall...
Biz bu blogu çok severek oluşturduk. Ama insan bir noktada kaç kişinin bu bloğu takip ettiğini merak ediyor. Geçen gün eski yazıların altındaki comment lere bakıyordum, bir iki tane kimden geldiğini bilmediğim anonymous comment gördüm. Meraklandım. Bloğun sağına soluna da böyle renkli yok followers mış yok efendim believers mış falan gibi şeyler koyulmasına da karşı olduğumuzu (toptan) sanıyorum. O yüzden şu sorumu mazur görün lütfen, kaç kişi okuyor bu deli saçması şeyi. Comment bırakırsanız sevinirim(z). Sağdan saymaya da başlayabilirsiniz. Benim tahminim bu arada 4. Yanı yazarlardan birkaçı da takip etmiyor bu blogu. Bak sen eşşeklere...

Sunday, 17 May 2009

Spor, Spor için midir?

Farkettiniz mi bilmiyorum ama bloga uzun zamandır yazı yazmıyordum. 
Neden yazmıyorsun Mert, niye bizi yazılarına hasret bırakıyorsun dediginizi duyar gibiyim.  
Ama duymuyorum yani; kimse arayıp da mert yazsana suraya, cok özledik, yazılarını okumadan gözümüze uyku girmiyor demedi. İçinizden geçirip, dillendirmediğinizi düşünüyorum.  Herneyse, uzun zamandır yazmayışımın nedeni de benzer bir hikaye.  
Bir ay önce ya da daha evvel, Avustralya'da kriz süreciyle ilgili bir yazı yazdım ve bloga koydum. Yazıyı yazmaya 9cıvarı baslayıp gece 3te bitirmiş, sonucunda güzel, ancak güzel oldugu kadar da küstah bir yazı çıkartmıştım.  Hakkaten çok sert olduguna karar verip sabah 7 civarı kalkmış kahvemi yudumlarken, yazıyı blogdan geri çıkardım.  Sanki yazı New York Times'ta yayınlanacakmış gibi bir sorumluluk duygusu, efendim bir takım hayatı ciddiye almalar, ne biliyim bir otokontrol mekanizmaları nereden çıktı bilmiyorum ama o yazıyı çıkardıktan sonra kendi kendimi sansürleyip suçu bloga atmış olmalıyım ki, hayranlarımı uzun zamandır 
bekletmemin ayıbını örtmeye yeni karar verdim.  

Şimdi bu anlamsız ve gereksiz girizgahtan sonra, sizinle paylaşmak istedigim konu Avustralya'da spor yapan kişiler, spor salonları vs. aslında geyik yani. Avustralya vs. Türkiye de alt başlık.  
Spor konusundaki hassasiyetimi, eski yazılarımı takip edenler bilir. Küçük bir çocukken başlayan spor macerama 3 yıl önce, aşırı fit olmak, kas gelişimimi kontrol edemez hale gelmek gibi nedenlerden ötürü bir ara vermiştim.  O arayı bitirme kararını Avustralya'da almış olmak, anavatan ve bu memleket arasındaki spor salonu kültürünü karşılaştırma fırsatı verdi bana.  Bu karşılaştırmayı yaparken de ham vücut-fit vücut, sigara içen-içmeyen disiplinli-disiplinsiz arasındaki farkları da görmüş oldum, iyi de oldu.   
Şimdi ben 7 yaşında TSYD yüzme klubünde yüzmeye başladım ve disiplinli bir şekilde 8 yıl yüzdüm.  Oyle ki, yüz Mert derlerdi Kuruçeşme'den atlar, Silivri'den çıkardım. Ardından baktım deniz kirli, bu haraketlerimi ciddiye alan da yok, e futbola da aşırı bir kabiliyetim var; yani 15 yaşında küçük bir Ruiz Hierro, bir küçük Frank Rejkard, bir minik Van Breukelen, bir genc Zubizzareta karışımı bir insanım.  Kısa boyuma karşın fantastik bir kaleci, çelimsiz vücuduma rağmen, çevik bir defans oyuncusuyum.  Zamanın efsanevi altyapı hocası Serpil Hamdi Tüzün, rakibi hatırlamadığım bir maç öncesi, Mert dedi seni 5 sene sonra nerede göreceğimi ben bile düşünemiyorum. O derece yani! başka bir gezegenden falan bahsediyoruz. Sonra devre arasında, "Mert kaç orta yaptın ilk devrede saydın mı? Sıfır!!" diye bağırarak beni karmaşık düşünceler itmiş olsa da futbola olan sevgim hiç bitmeyecekti. Eh dedim o zaman, verdim kendimi futbola. Belli bir süre sonra, gençlik, şöhret, para, barlar, discolar, sigaralar derken aktif spor yaşamı sona erdi.  
İstanbul'da aktif spor yaşamı sona erenler ve hayatında adam gibi spor yapmamıs adamlar genellikle güzel spor salonlarına para verip gitmeme kararı alırlar.  Neyse, bu tipler 1 yıl üye olup 4 kere giderler.  Ya da kafaya bir karşı cins takılır, elde edilene ya da apışıp kalınana kadar devam edilir. O da 10 ziyareti geçmez, geçmemeli.  Herneyse, bu spor salonlarının maliyeti de spor salonuna ortak olmak istesen aynı paraya eşit olur genelde.  Bu spor salonları sabah 6'da boşu boşuna açılır, çünkü sabah gittiğinde salonda bir temizlikçiler bir de sen olursun. Spor salonunda çalan hafif müzik, boş fitness aletlerinin arasında yankılanır, duşlar temiz ve boş, havuz durgun ve sessiz, buhar odası buharsız ve çirkindir.  Akşam iş çıkışı saatlerinde ise, gece klubüne mi geldik lan 
detirten bir müzik, spinning hocasının haey, hop, hueyt gibi naraları arasında durdugu yerde pedal çeviren nike kataloğundan fırlamış insanlar, ecobar'da utanmasa meyve kokteyline votka ekletmek isteyecek, belden 70 derece bükük, bara yaslanılmış, yüzde hafif bir gülümsemeyle yavşama pozunun sözlük anlamıyım modunda saçma sapan insanlar, ve aletlerde gereksiz ter kokulu kuyruklarla karşılaşılır.  Adam gibi spor yapanlar da yok değildir ama onda bir diyelim, hadi onda iki olsun.  
iki hafta evvel, eski günlerime geri dönmek, Oscar De La Hoya ile aramdaki küçük farkı kapatmak üzere, evimin iki adım ötesindeki Fitness First isimli spor salonuna nasılmış diye bakmaya gittim.  Fitness First, bir spor salonu zinciri ve tüm Avustralya da 40-45 civarı salonu olmakla birlikte, dünyanın pek çok farklı ülkesinde de şubeleri bulunuyormuş.  Adamlar bana premium üyelik teklif ettiler, ben de dedim nedir premium? dünyanın bütün fitness firstlerine sınırsız gidebilrsin dedi adam. Hah dedim tam aradığım şey, çünkü syahate çıkıyorum, dur bir toplantıdan önce spor yapiyim diyorum, iniyorum otelin spor salonuna, bakıyorum tırmanma duvarı yok, ne biliyim tredmill benim hızıma yetişemiyor falan, çok hoşuma gitti bu teklif o yüzden.  Dur dedim evden bond çantayı getiriyim öyle konuşalım demeye kalmadı, ayda 40 dolar demesin mi, gel dedim seni bir öpeyim gözlerinden. Bastım imzayı, 3 saatlik de personal trainer bagladılar bana.  Tamam dedim, haydi bakalım.  Personal trainerım Jack geldi, bana bir testler, sorular falan.  Ardından hedefler koyuldu ve ilk antreman salı günü saat 6'da.  Tamam dedim, tenha da olur rahat rahat çalışırım. Salı sabah 6'da salondayım, fakat bir terslik var. 
Sabah 6'da salon aksamkinden daha kalabalık.  Arabayı park edecek yer yok, dolapların hepsi dolu, aletler full, sanırsın Çarşambadan itibaren Avustralya'da spor yapmak yasak.  Neyse adamla çalışmaya başladık, 15. dakikada ölümden döndüm.  Baş dönmeleri mi dersin, ciğerlerimin infilak etmesi mi dersin, dedim hocam iki dakka izin ver dinleneyim, ne izni dedi adam, dedim yıllık izin anasını satiyim, tiratlona hazırlanmıyorum ben dedim.  Şöyle bir oturdum etrafıma baktım; millet spora aşık, disiplinli, kendi kendilerine limitlerini zorluyorlar, sadece yaptıkları şeyle ilgileniyorlar ve en şaşırdığım şey spor salonunda ayna yok.  Helal lan dedim. 
Avustralya'da insanlar saglıklı yaşam ve sporu bir hayat tarzı haline getirmişler.  İstanbul'da Nike iki ay milyon dolarlık kampanya yapıp HumanRace'e 10.000 kişi toplarken, Melbourne'de 
geçen hafta Göğüs Kanseri Vakfı için 30.000 kişi koştu, eventin tek anonsu da adamların internet sitesinden.  Sabahları, bisikletle kilometrelerce pedal çevirip sonra işe gidiyor insanlar. Şehrin heryeri park, parkur, saha ve kortlarla dolu.  Spor salonlarına değil, kendilerine ve sağlıklarına yatırım yağpan insanlarla dolu şehir.  Tabii ki, bir başka yazımda yerin dibine sokacağım tiplerle de dolu ama en azından onlar da gerçekten spor tutkunu, kendine bakan insanların ortamlarını bulandırmıyorlar.

İki haftanın sonunda, sigarayı azalttım, adam gibi spora gidiyorum.  İnsan kendini iyi hissediyor. Amaç spor, sağlık, bir takım güzellikler, toz pembelikler, yeşil Getoradeler, mavi Poweradeler diyebilirim şu anda.  
Şimdi bu yazıyı da yazdım, yine bir acayip hissettim kendimi.  Adam artislik yapmak için geliyosa spor salonuna bu beni niye geriyo ki? Ne isterse yapsın. Valla bilmiyorum. Hayatta bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.  Socrates da bunu söylemese onun da farkında olmayacağım, lanet olsun.  

Friday, 15 May 2009

Turkish Back


Bu Avustralya da Turkish Back denilen bişi var, deyim gibi birşey. Zamanında buraya yerleşmiş bir takım insanların ve ama özellikle Türklerin başvurduğu bir metod. Anlatayım biraz: Önce Avustralya ya yerleşilir. Göçmen olarak gelindiğinden ve zaten burada iş bulmak kolay olduğundan hemen bir iş bulunur ( temizlik, postacılık; taksicilik, amelelik vs ) Daha sonra bir şekilde bir kaza senaryosu yazılıp çizilir. Bir ortak ile beraber bu kaza gerçekleştirilir. Sonra da doktora gidilerek ben artık iş yapamıyorum, çalışırken belim sırtım inanılmaz acılar içerisinde diye yalanlar uydurulur (hence the name turkish back) ve iş yerinden çıkış alınır. Avustralya devleti olayı tamamıyla üstlenerek ömür boyu minimum maaşa bu kişiyi bağlar. Bu kişi daha sonra hayatında bir daha çalışmamak üzere ayda 800 dolara talim eder. 
Bu adamlardan birkaçı ile kayın peder balık avlarken tanışmış. Adı İbrahim olsun. Bizimkisi demiş ki İbrahim ayı gibi adamsın neden 800 dolara talim ediyorsun da çalışmıyorsun? İbrahim'de abi benim keyfim yerinde bozma demiş. Bizim temizlikçilerde kendi şirketlerini bu yardımı alabilmek için kurmayıp açıktan para kazanıyorlar. Bu ekstradan gelen para çok kıymetli bizim için.
Neyse işte tabi uyusturucu falan da cabası. Bu İbrahim tabi balık avlarken iskelede direk gömüyormuş sarma dolmaları. Babama da ikram etmiş. Hahahaha. Neyse işte geçen gün bizim kayınpeder iskeleye bir daha gitti balık avlamaya. İbrahim ortada yokmuş, telefon etmiş nerdesin gelmeyecek misin diye, yok abi demiş İbo, gelemem, param bitti (allowance diyorlar galiba) ay başını bekleyeceğim. 
Bu olayları esasen Yunanlılar çıkarmış burada. Ama sonra gözüpek Türkler öyle bir sömürmüş ki durumu, bu tür olaylara burada Turkish Back deniyor artık.
Tabi zaman içinde Avustralya hükümeti önlemler almış falan ama bu bizim Türkleri önleyemez burada bence. Her zaman bir yol bulup o beleş 800 dolarese ulaşmak için uğraşırlar burada.
Çok çalışkan Türkler de tanıdım. İlk geldiğinde 4 işte birden çalışan, gece gündüz demeyen, kendini çok sevdiren ve etrafına örnek olan. Şu anda da, sıfırdan kurduğu Melbourne ün 2. büyük matbaasına da, oğullarına devretmesine karşın, her sabah mutad herkesten önce gelen bu kişi bana bile ilham vermiştir bunalımlı zamanlarımda (two years ago, bitch). Ama genel olarak gördüğüm biz  çalışmayı sevmiyoruz. Ya da öyle demiyim de şunu söyliim: Beleşi seviyoruz. 

Monday, 11 May 2009

Yaratıcı Rus Parkları 5

Enteresan bir şahsiyetim, hareketlerim açıklama gerektirmez parkı

Tuesday, 5 May 2009

Moskova'dan Haberler

Ne kadar harika bir memlekette yaşadığımızı size biraz anlatabilmek için üç güncel, birbirinden süper haber:

1. Karısıyla kavga eden sarhoş polis komiseri 3 kişiyi öldürdü, 6'sını yaraladı

Bu arkadaş, doğumgünü partisinde karısyla tartıştıktan sonra Moskova'nın göbeğinde girdiği süpermarkette 9 kişiyi vurdu, bunların 3'ü öldü. Süpermarket kameralarının çektiği bütün olay boyunca herif feci soğukkanlı. Sarhoşluğuna rağmen iyi de nişancıymış.

2. Büyük bir bankanın adı açıklanmayan sahibinin 19 yaşındaki oğlu Ferrari'sini kırdı

Yine Moskova'nın göbeğinde bilmem kaç km sürat yapan zibidi, Ferrari'sini aha bu hale getirdi. Enteresan olan (iyi ki de) bu olayda ölen olmaması. Çocuk bile bu arabadan sağlam çıkmış. Nasılll?

3. Rus Neo-Naziler Adolf Hitler'in doğumgünü kutluyor

9 Mayıs'ta Nazi Almanyası'na karşı zaferin altmış bilmemkaçıncı yılını kutlayacak olan Rusya'da, Neo Naziler 5 Mayıs Adolf Hitler'in doğumgününü kutluyor. Yabancılara sokağa çıkmaması öneriliyor. Dün akşam bir Hintli'yi hastanelik etmişler.

Friday, 1 May 2009

Istanbul not so very modern sometimes

Evden çıkmak bazen zor. bir sabah kapınızda ptt’den “buraya gel de sana Mucur’un Fransa’dan gönderdiği doğumgünü hediyeni vereyim artık’ taahhütlü mektubunu bulduğunda daha da zor olabiliyor. Başıma geleceklerden habersizdim. Ptt’ye girip üçüncü kata yollanacağımı bilmiyordum. Üçüncü kata arkadaki yük asansöründen çıkıp kendimi bir mutfakta bulacağımı kestiremezdim. Ben nafilelerde sekerken arabamın manita (insanın en büyük düşmanı) kuvvetlerince hunharca başka arabalara toslanacağı da aklımda yoktu. Hepsini öğrendim. Topkapıda’ki gümrüğün açık adresini, muhtarlıktan kağıt almam gerektiğini de öğrenmek zorunda kaldığım gibi (yine de aylavyu mucur)…
















İstanbul Modern’de sergi gezmelerine 1Mayıs’tan bir gün once biraz trafiğe kalmayı göze alarak gidebildim. Gölgeye Övgü sergisi etkileyiciydi. Bir takım adamların (çoğu tabii ki sizin oralardan umutcuğum) bundan yüzyıl once hangi kafalarda nasıl animasyonlar yaptığına, ne biçim karakterler tasarladığına falan iyice şaşırdım, güzel oldu. Çıkma anı geldiğinde karnım fena acıktığından hazır yakınken Karaköy’de balık yemek iyi bir fikirdi. Rus animasyon adamlarından alınan gazla (kimbilir neler içtiler de böyle coştular) rakı da akla yakınlaştı haliyle.


























Sanat, animasyon falan bir yana da eğer beni mutlu etmek istiyorsanız (istiyosunuz di mi?) hırdavatçılara götürün (inin o fildişi kulelerden). Testere, matkap, makara falan gösterin.
Su terazisi almama izin verin. Bunların hepsi yapıldı. Gün, Karaköy’de plastik bardaklar ve kağıda sarılmış rakı şişesinin, deniz çuprasının, çinekopun karşısında sona erdi. Gene gelecek ben.

Thursday, 30 April 2009

Poyedim v Otpusk

Moskova'ya da bahar gelir

Mayıs, Yılbaşı ile beraber Ruslar'ın en favori tatil mevsimi. Hem 1 Mayıs bayram, hem de 9 Mayıs. Böylece çoğunluk Mayıs'ın ilk 10 günü izin kullanıyor ve Moskova yine bize kalıyor.
Ofisler boş kaldı haanım

Monday, 27 April 2009

Büyük Felaket

Bizim evin hemen arkasında bir Ermeni mezarlığı var. Moskova'daki tek veya en büyük Ermeni mezarlığı.

Her sene 24 Nisan'da bir ordu Ermeni kardeşimiz bayraklarla pankartlarla bu mezarlığa dolup '1915 olaylarını' anıyorlar. (E şimdi tabi DGM'lik olmamak için kullandığımız kelimelere dikkat etmeli di mi?) Bu kardeşlerimiz artık içerde Türk bayrakları mı yakıyorlar, Tayyip kuklaları mı bilmiyorum, biz tercihan pek bulaşmıyoruz. Gerçi ben şahsen özürdiledim.com ama gel bunu bu kardeşlerimize anlat.

Sema ilk sene futbol taraftarları sanmıştı bu bayrak sallayarak evin önünden geçen kara gözlü kara kaşlı insan topluluğunu. Bir kere de bar tuvaletinde mahsur kalmıştı Ermeni taşnaklar kapıyı tutunca, yeri gelmişken onu da not edeyim.

Rear Window

Üst katta tuhaf işler dönüyor hanım,
Çelik on ikinci dalgadan kaçarken bizim komşulara sığındı galiba, burdan suç duyuruyorum; biliyosunuz Çelik’e yataklığın cezası büyük.
Iki gün iki gecedir gözüpek komşuda cümbüşün sonu yok.
Çelik çalıyor, komşu eşlikte gerek. Dün akşam saatlerinde dayanamayıp evden çıktım, bugün akşam geldim cover’lara yeni geçmişler. Bir ara onuncu yıl marşını da tıngırdattılar. Benim kafamdaysa Büyük Usta’dan “Allahım Neydi Günahım?” repeat’te. Egemen Özkan evi günahlarının bi kısmı yazılmış olmasın yarebbim?
Sustular mı sanki?

Önümüzdeki hafta Bonnie Prince Billy Babaylon’da konsere geliyor. Ben buna çok seviniyorum. Olanca sakalıyla sakin sakin söyleyecek, ağlayacak. Gelebilen gelsin (Nasıl geleyin), öğrenci 15, mezun 25.

Sunday, 26 April 2009

35

Doğumgünü partisi polisin beni karakola götürmesiyle bitti.

Müziği bağırtmışız biraz (her haysiyetli partide olacağı üzere), millet evine gitmek üzere dağılırken kapıya dayandı militsia. Biri uzun, biri kısa iki tip. Makineli tüfek boyunlarında. Yarım saat dil döküldü, yok illa karakola geleceksin diyorlar. Belli dertleri para tırtıklamak ama benin tepem attı, hem müziği kapamışız, parti bitmiş insanlar gidiyor, zaten doğumgünüm, hiç tahammül edemedim.

Bir tanesi aldı beni karakola kadar gittik, tam kapıda telefon çaldı. Geride kalana vermişler bir miktar para, geri döndük. Kapıda elimi sıktılar ayrılırken. Efenim? Böyle bir polis vukuatım eksikti, o da oldu. Hayırlı olsun.

Yolun yarısını da devirdik bu esnada.

Saturday, 25 April 2009

Sanki Her Tarafta Var Bir Düğün

Şen kahkahalı sinirli dev adam, sevgili koray gencel'in önerisi üzerine 'nasil geleyim'e müdahilim. Sabahın kör vaktinde postumu dedim bekliyorum(olsa da kodum).
Dünün gündemi 23 nisan çocuk bayramına değinmek niyetindeyim. Bu sene neden bilmem daha bir şenlikli gibiydi çocuk bayramı. Bir süredir 'bana hergün' olduğundan tatil kısmını anlamam mümkün olmadıysa da işlerine bir günlük ara veren arkadaşlar taze gelinler gibiydi. 22 nisan gecesi eğlencenin dozunda tatil ruhu kolgeziyordu. şimdi aranızda kesin özleyenleriniz vardır, dün gece Ankara'nın ünlü simaları ile Cihangir'de yeni bir içkili ortamda denk gelme fırsatı bulduk. Gizem'inden Mercan'ına, Boran'ından Melkur'una bir sürü ank, toplaşmış alkol duvarına meydan okuyorlardı.. Ben baktım özlenicek bi durum yok.

Türk Televizyasi ve Bayram (ansızın gelen başlık):

Dün Jack Bauer hep dünyayı kurtardı (kimbilir kaçıncı kez):
Kiefer Sutherland ikinci sezondan sonra prodüktör olmuş, artık sırtı yere gelmez (züğürtün çenesi)- izlediğimden diil.


















Küçükler Makamlara Yerleşti:
Cumhurbaşkanı bir günlüğüne Büşra Kılıç oldu. İlk kadın cumhurbaşkanımız Sayın Kılıç, çikolata fiyatlarını düşürmek (özel günler?) başta kendi okulunun fen laboratuarını yenilemek gibi akla yakın bir ekonomik paket sundu. Abdullah, Sayin Kılıç'la senli benli konuştu. Başbakan Ecem Gülce Uçar ise, kriz teğet geçti, kemerleri sıkalım gibi yepyeni önerilerle eski başbakanı aratmadı.












TRT Kutlamaları:
İnanılacak şey değil ama çocuklar bu sene renkli kartonlardan Türkbayrağı, Atatürk portresi falan yaptılar. Ortalıkta tayt ve/veya füzo giymekten hoşnutsuz oğlan çocukları, ponpon kız olmaktan gururlu kız çocukları dolanıyordu.





Bu da gecmis bir 23 Nisan'dan kalma "en uzun bayrak bizim bayrak" isimli bir calisma


Bir de bi ara zapik sırasında çocukların popstar gibi takıldığı bi prooramda (TDK) turkish pavarotti'nin yanında italyan bi tenorcu velet "la donna e mobile" söylüyolardı. Pavarotti’nin sahne çalmaya çalışması tüylerimi ürpertti.

Sonuç başlığı (hala olmadıysanız parantes manyağı olun diye açtığım lüzumsuz parantes):
Siz siz olun 23 nisan'da hangoverinizi elinizde kumandayla kutlamaya kalkmayın.

Şimdi soruyorum:
Şu televizyonu camdan atmamam için bana bir tek sebep gösterebilir misiniz? (içimden bir ses sorunun cevabının Umut'ta olduğunu söylüyor)

Wednesday, 22 April 2009

Yaratıcı Rus Parkları 4

Köşeleri değerlendirelim kaldırım kime gerek parkı


Kim Tutar

Müjdeler olsun şengel vizesini aldık. 10 senelik Amerika vizem var (daha gitmedim), Avrupalılar kalış süresi için vize vermeye devam ediyor. 15 günlük vizemizi aldık. Ama dalga geçer gibi çok girişli vermişler. Girer girer çıkarız.

Artık bu gezi için heyecanlanabiliriz.

Tuesday, 21 April 2009

Taşındık


Buyrun bu da balkondan manzara.

Nadya Komenaçi ve ben

Fantastik ve spektaküler bir motor kazası yaşadım. Korkacak birşey yok fakat olay biraz komik anlatmak istedim. Şimdi efendim ben genellikle güzel havalarda motorla çıkıyorum. Motor dediğime bakmayın benimkisi bir scooter. Neyse işte iki hafta önce ofise doğru giderken aniden hava karardı ve yağmur ciselemeye başladı. Bu çiseleme işi oldukça komik esasen çünkü burada hava kararıyor, rüzgarlar hatta fırtınalar kopuyor ama sonra üç damla bişi yağıyor o da zorla. Neyse işte yağmaz yağmaz o gün yağdı anlayacağınız. 
Asfalt denen bu madde de yağmur yağınca çok kaygan oluyor diye aman dikkat edeyim de fren yaparken kafayı gözü yarmayayım dedim kendi kendime. Ben böyle düşünürken efendim, karşıdan gelen ve U*dönüş yapması yasak olup da buna rağmen hemen önümde bahsi geçen dönüşü yapan araba böyle düşünmüyormuş. Bunu arabaya doğru hızla giderken aklımdan şöyle bir geçirdim. Sonra tabi hayatın enteresan ikilemlerine verdim kendimi. Ya adama bodoslama arkadan girecektim yada aynaya bile bakmadan sağa kırıp adamın yanından geçip gidecektim. Arkadaşım neden durmadın diye anlamsız bir soru sormayın lütfen. Cevabı bu paragrafın ilk cümlesinde gizli. Neyse işte ben ikinci opsiyonu seçtim ve esasen var olduğunu bile bilmediğim üçüncü  ve daha kötü bir olasılığın içinde buldum kendimi. Ön teker, yağışta, asfalttan bile daha kaygan bir madde olan tramvay demirlerinin yuvasında kaymaya başladı. Merak edenleriniz olabilir tramvay demiri diye yeni bir madde keşfedildi burada. 
Böyle olunca ön teker kaymaya başladı ve motor altımdan kaçtı gitti. Ya da ben motoru bırakıp kendimi yere attım, bilmiyorum ve hatırlamıyorum. 

Motor kendi etrafında dönerek ve kıvılcımlar saçarak karşı yönden gelmekte olan tramvaya doğru kaymaya başladı. Ben ise kendimi takladan taklaya verdim. Kaç takla attım bilmiyorum, bildiğim iki kere kafamı yere çarptığım, en ufak bişi hissetmediğim ve kask denen aletin ne denli önemli olduğudur. Bu arada takla atarken vücudumu da korumak için ellerimi ve bacaklarımı kontrol etmeye çalıştım. Demirli kaslarım ve çevik vücudum sayesinde çok başarılı bir şekilde, hehe, yerde attığım taklnın momentumu sayesinde birden ayağa kalktım ve tam ayağa kaltığım anda iki tane yaşlı kadınla göz göze gelip onlara selam vererek motoru tramvayın önünden çekmeye koştum. Neden bunu yaptım bilmiyorum. Adrenalinden hiçbir şey hissetmiyordum yada şoktaydım. 

Günün özeti olarak şunu söyleyebilirim, üstümdeki montun sağ kolu eridi, sağ dizime sıcaktan kotun parçaları işledi ve hala şu anda yaranın içindeler.
Ucuz atlattım galiba. Bugun ancak bir daha binebildim motora ve hemen servise götürdüm. Dizim kaşınıyor sürekli. Bu olayı Kendor a anlattığımda Nadya Komenaçi gibi takladan taklaya vermişsin kendini dedi ve çok güldük. Umarım hep güleriz. Balyüz motora binmemi yasakladı ona üzülüyorum. O da üzülme diyo.

Durum raporu

35 yaş partisi için gerisayım başladı. Alışveriş yapıldı, playlist oluşturuldu. Cumartesiyi bekliyoruz.


İtalyanlar'dan pasaportlarımızı bugün geri alıyoruz. Umarım vizeyle beraber.


Moskova'da tipi vardı bu sabah. Beyaz bir Moskova'ya uyandık ve bir süre de tipi şeklinde devam etti kar. Arabanın kar lastiklerini değiştirmek için çok uygun bir gün seçmemişim. Velakin, 1 Mayıs'tan itibaren çivili kar lastiği kullanmak ceza sebebi.

Saturday, 18 April 2009

Yaratıcı Rus Parkları 3

Ben su katılmamış bir hıyarım parkı

Friday, 17 April 2009

Şen gel

Vize işlerinden nefret ediyorum. Terörist, mülteci veyahut serseri muamelesi görmekten hiç mi hiç hazzetmiyorum. Ama ne var ki Türk pasaportu taşıyan gezginin hayatının kaçınılmaz gerçeği.

Amerikalısı, Avrupalısı bir yere gitmek istediğinde atlıyor uçağa gidiyor. Türksen efendim aylar önceden biletini alacaksın, kalacağın yeri belirleyeceksin, oradan da yer ayırtacaksın, üstüne de mali bilgini bokunu püsürünü bir fasikül evrağı elçiliğe teslim edeceksin. Bayağı bir plan program gerektiren, spontanlığa mahal bırakmayan bir olay.

Neyse efendim, biz ayıptır söylemesi Haziran'da bir İtalya yapalım diye niyetlenmiş idik. İki gün evvel de vize başvurumuzu yaptık, ondan bu ilenme durumu. Geçen sene bir zamanlama sorunu yaşayıp bileti falan iade etmek zorunda kalmıştık malum. Bu inek İtalyanların vize işlerini taşere ettiği Rus şirketi bize altı hafta sonraya başvuru tarihi vermişti, bizim uçuşa beş hafta kala. O şirketi değiştirmişler. Randevumuzu zamanlı alıp, evraklarımızla gittik. Sonuç haftaya belli olacak. Fingers crossed.

Adamlar vize ödemesi adam başı 60 avro diye internete falan her yere yazmışlar. Nitekim gittik kasaya "Ne kadar ödiycez?" "İki kişi 120 avro, ödemeyi hangi para birimi ile yapacaksınız?" "Avro" Bunun üzerine hesap makinası ile çık çık işlem. "124.5 avro rica edeyim" "Efenim?" "124.5 avro ödeyeceksiniz." Yahu her yere yazmışsın 60 avro diye, ben avro ile ödemeye kalkınca niye rubleden çevrip 62.25 avro alıyorsun, bu nasıl turşu? demedim, paşa paşa ödedik parayı.

Bir de koca yerde (belki 150 kişi çalışıyor) İngilizce konuşan bir tane eleman buldular güç bela, onun da İngilizcesi bizim Rusça kadar. Bizim evrakları incelerken garibanın perçemleri terden alnına yapıştı. Rezervasyon tarihlerinde benim orda farkettiğim bir hatayı da farketmedi - teyid sırasında otellerden biri Haziran yerine Mayıs yazmış. Doldurduğumuz, Avrupa ülkelerinin yarısının internet sitesinde yer alan İngilizce başvuru formunu da kabul etmediler. Orda AYNI formun Rusça/İtalyanca olanına İngilizce olarak geçirdik bilgilerimizi.

Vize işlerinden nefret ediyorum.