Friday, 31 July 2009

MIFF



Evet heyecanla her sene gelmesini beklediğim Melbourne International Film Festival başladı. Bu sene işlerim sebebiyle sadece mini pass alabildim. Bu pass işleri çok güzel burada. Her pass ın bir kotası var. Benimkine 10 aksam seansı ve 3 gündüz seansı book edebiliyorum. Book edebilmek. Gerçek Türkçe.
Bu seneki seçeneklerimi sizlerle paylaşmak isterim
1- Paper Soldier - Rusya
2- Skirt Day - Fransız Beljik
3- Amreeka - Kanada ABD Kuveyt
4- Mommo - Türkiye
5- The White Ribbon - Avusturya
6- Louise Michel - Fransa
7- Humpday - ABD
8- Antichrist - Danimarka Almanya Fransa İsveç İtalya Polonya ( kısaca avrupa birliği gibi bişi)
9- Two Lines - Türkiye

Şimdilik seçtiklerim bunlar. Önerileri olanlar MIFF in internet sitesinden bakıp bana bildirebilirler. Ben sadece dün Paper Soldier ı gördüm. 10 üzerinden 7 veriyorum. Rusların insanlı uçuştan önceki 6 haftasını kozmonot doktorlarının birinin gözünden izliyoruz. Görüntü yönetmenine 10 üzerinden 10 verdim de çıkışta elimi öptü. Bırak allahaşkına.

Wednesday, 8 July 2009

itvitre'den gecerken

burda her sey böyle galiba, gülüm
ne soguk, ne sicak,
ne serin, ne ilik



maslak sanayi’de hemsin (sofrasi) denen mekandaydim.
burasini sevmemin pekcok sebebi var. benim gibi ortanin üstü sinif calisanlar, cokuluslu bankalarin istanbul hq’daki yöneticileri, ntv’nin spikerleri, sanayideki kaportaci usta, o ustanin arabasini tamir ettigi mafya kilikli, siyah gözlüklü abiler birbirlerine dokunmadan, garsonlarla sakalasarak, büyük bir uyum icinde yerler yemeklerini, bu esitlik bana camideymisiz hissini verir niyeyse; hani orada da herkes aynidir ya allah katinda. o hesap…. bir de gördügüm en medeni hesap süreci burada calisir. önce gider yemekleri görürsünüz, gerekirse ascidan aciklamalari alirsiniz, yerinize oturur siparisinizi verirsiniz, en sonunda da kalkip kasaya gider ne yediginizi bir bir siralar, beyaz paket kagidinin üzerinde, sizden öncekilerin yaninda hesaplanmis olan borcunuzu öder cikarsiniz. tamamen sizin beyaninizdir hesabiniz, vicdaniniza ve hafizaniza birakilmistir. o kadar esnek kullanilir ki bu sürec, baktiniz cok kuyruk var ama vaktiniz az, bir daha ki gelisinizde ödemek üzere o gün pas gecersiniz hesap ödemeyi, kimse de pesinize düsmez "hayirdir kardes, hesap??" diye.

cok uzun bir süredir gidememis olmanin verdigi heyecan da vardi icimde, hayalini kurdugum kuru-pilav-ciger uclusunun tadi da damagimda. malum eskiden günlük, siradan olan seyler artik son zerresine kadar damitilmasi gereken aktivitelere dönüsüyorlar yurtdisinda yasayinca.
yukaridaki menümü cacik ile tacladirmis, dünyada benden daha mutlu biri olabilecegini düsünmezken gozum karsi masadaki sepetten bana bakan „köse ekmek“e takildi.
kücüklügümden beri ekmeklerin bu baslangic ve bitis noktalarina ayri bir zaafiyetim vardir; öyle ki ekmegin ucunu kesip icine peynir-domates-biber konarak yaptigimiz sandvicin adi „köse“dir bizim aile literatüründe. bir keresinde halamin gelinine „bana köse yapar misin?“ diye sormustum, o da bana uzun süre bos, anlamak isteyen gözlerle bakmisti. olsun, o da ögrendi ama sonunda.

garsondan sepeti isterken hic gerek yokken “canim kose yemek istedi de” gibi bir aciklama yapiverdim. yapmamla birlikte “abi seviyorsan ben sana getireyim daha ” dedi ve 6 adet ekmek kösesi ile geri geldi. 3ünü yedim ve artik daha mutluydum.


ofise döndügümde isvicre ekibiyle paylastim bu olayi ve gole cevireceklerinden emin oldugum pasi verdim: yukarida bahsettiklerimin basel’de gerceklesme sansi var midi, nedir? ve beklenen ilk gol B’dan geldi; aynen aktariyorum:

farzedelim ki ayni boyutlarda bir ekmek basel'deki rest.da da cikiyor ve sen yemegini yerken onu da gormus olasin;

1- garson ile yemek esnasinda temas kurman cok zor. yani sen siparisi verdin o da getirdi. step by step yaklasimi ile yemegin sonuna dogru yalandan bir "ish guet zi?" diyecek ve sen hesabi isteyene kadar ortadan kaybolacak. arada bir sey istemen zor.

2- diyelim ki bi sekilde temas kurdun adama akici almancan ile "bana ekmegin kosesini" getir dedin. herif ekmegin kosesinin ne demek oldugunu literaturde anlasa bile fiziksel olarak anlamayacak. seni kanirtacak.

3- hadi oldu ya herife tarif ettin ve herif anladi, o da sana "ekmegi komple getirebilirim, size ozel olarak parca parca ya da sadece koselerini sunamam" diyecek

4- sen herife "ya kardesim parasi neyse ben vericem. ordan bana 6 tane ekmek satin al. koselerini kes bana getir gerisini ne bok yersen ye" dersen buyuk ihtimalle ya psikolojik rahatsiz muamelesi goreceksin ya da suratina aptal aptal bakacak.

sonucta yukaridaki stepler bitene kadar ne onunde yemek ne de sende istah kalacak. burnundan gelecek.

hemen sonrasinda E skoru 2-0a getirdi:

zaten B olayi gayet net aciklamis. hatta bu olay degil basel , isvicre'nin her kantonunda (fransiz ve italyan dahil olur). yukaridaki fiktif ornege, asagida -hem de italyan kanton ticino'da yasanmis iki gercek ornek eklenebilir:
- B'in otobandaki dinlenme tesisinde, parmakla gosterip hem de "crem caramel" dedigi halde, kadinin israrla karamelli dondurma vermesi
- C ile dondurma alirken, o’nun "cikolata ve cilek" demesi, benim de " aynisi arti pistachhio" demem ve herifin bana sadece pistacchio vermesi (bu benim essekligim kabul ediyorum. mado mu lan bu? yok aynisiymis da..adam gibi say hepsini)

ha bir de bu ulkede bi hizmet ya verilemez, ya da istemedigin halde yardimci olmaya calisip vaktini alirlar o da ayri mesele.

dun bahnhof eczane'deyiz. su benim horlama ilacimdan istedim. her gittigimde iki tane aliyorum ki yedek bulunsun. yoksa cok da onemli degil. dun kadindan iki tane istedim.
bi geldi:
eczaci: malesef bi tane var.
ben : tamam, sorun degil
ecz: isterseniz siparis vereyim.
ben: yok sorun degil. zaten bi kutu bir ay yetiyor. acelesi yok. (ulan al hesabimi da gideyim)
yaklasik 5 dakka bilgisayarda biseye bakar, oteki kasaya gider, gelir.ve 5 dakika sonra
ecz: eger biraz beklerseniz depoya ineyim bir bakayim belki vardir.
ben. yok tesekkurler. bir tane isimi gorur.

ulan arkada sira oldu. belki hayati bir ilac bekleyen bir var. benim horultu ilacim icin kadin dakikalarini harcadi, hem de ben istemedigim ve istemedigimi belirttigim halde.





buralarda isler böyle iste, bir seyler olmuyo. biraz daha anlatirim, sonra yorulurum herhalde, du bakalim.
bülbülü altin kafese koymuslar „hem aglarim, hem giderim“ demis.


sairimize kulak vererek; bis dann…


Bakiyorum Isviçreye vagonumdan,
Sehirleri cansikici olmali
belki sanatoryomlari eglencelidir.
Yasamak ister miydim
su gördügüm yerlerde
su saygideger adamlarin arasinda
Doksanimdan sonra belki...
Niye böyle seyler yazdim Isviçre için?
Belki kiskandigimdan
Kanli çölün ortasindaki küçük bahçeyi



Tuesday, 7 July 2009

itvitre



itvitre©

bir kac ay önce.
basel’deki bir ya da ikinci ayim. yine böyle bir aksam. yine televizyon acik.
aslinda televizyon cocuklugumdan beri acik. ilkokula giderken kucagimda yastik, yastigin uzerinde kenarlari kalkmis kareli harita metodum bir yandan ödev yapip bir yandan dallas seyrederdim; bi keresinde lucy’nin askili elbisesi düsmüstü de „memisleri göründü mü görünmedi mi“ diye olay olmustu. en azindan benim icin.
o zaman kis ama, kapi pencere kapali, simdiki gibi once 32 derecede yakip sonra sakir sakir yagmurda serinletmiyor; sabit 0 derece; „buz“ gibi. tek kisilik yatak + minimum yasamsal manevraya izin veren büyüklükteki otel odamda esyalarimi topluyorum, yarin yine istanbul’a ucucam, ucak vaktinde varirsa, yol da acik olursa dana’m uyumadan eve varicam ve o’na masal anlaticam. söyle dialekt olmayan bi almanca kanal bulsam da o söylese ben dinlesem, o anlatsa ben toplansam. ahan da sf2’de hayvanli bir haber program, bu kalsin ben isime bakayim. hem de kaplan konulu.
daha yeni ögrenmisim afrika’da kaplan yasamadigini, kaplanlarin asya’da yasadigini. leyla gencer’in öldügünü duydugumdaki kadar sasirmistim. cünkü ben leyla gencer’i already ölü biliyordum. cünkü diyordum, adina ödüller veriliyor, geceler düzenleniyor ama o ödül vermeye gelmiyor; demek ki ölmüs olmali. oha be kardesim, harbiden oha. ama ne yapayim öyle iste. bundan 4 ay öncesine kadar benim icin kaplanlar afrika’da da yasiyorlardi, leyla gencer de coktaan ölmüstü.
gercek bir adi vardi erkek olaninin ama simdi hatirlayamadigimdan ben romeo diyecegim. zürih hayvanat bahcesinde yasarmis, mutsuzmus. nesesi yerine gelsin, havasini bulsun diye pilsen hayvanat bahcesinden jülyet’i (tahmin edildigi gibi, onun da gercek ismini hatirlamiyorum) getirmisler;
bilindigi gibi pilsen cek cumhuriyetinde bir sehir. adindan anlasilabilecegi gibi de pilsen tipi biranin cikis yeri. 96’da birilerinden kisibasina bira tuketim rakaminin en yuksek oldugu ülkenin cek cumhuriyeti oldugunu duymustum. amacim bir gun oraya gidip, agzimi meydandaki bira cesmesine dayayip kana kana bira icmek.
romeo’nun yarisindan biraz büyükce, görece citir bir kaplan bacimiz.
kirlileri katladim, alt tarafin dogru sikistirdim. aman neyse hediyeler falan guzelce sigdilar bavula da yanima alabilecegim, bir de istanbul’da onu bekleyerek vakit kaybetmeyecegim.

e dogru tabii, ne olur ne olmaz diye romeo ve jülyet’i bir süre birbirine komsu ama tel örgü ile ayrilmis bir sekilde birbirlerine alistirmislar, ki ne de olsa vahsi dogalari geregi birbirlerine zarar vermesinler. gercekten de alismis görünüyorlar, yanyana yürüyorlar, birbirlerini kokluyorlar, dis gösteriyorlar vs. yani gercek bulusmaya hazirlar. e hadi o zaman kaldiralim tel örgüyü gönüller bir olsun. romeo artik abazanligindan mi yoksa vahsi dogasi geregi mi bilinmez biraz saldirgan. ama tel örgüyü düsünen, buna da bir kontrol mekanizmasi kurmustur. ki spiker de bundan bahsediyo. ama bu arada romeo jülyet’i isiriyor, eziyor, penceliyor, tekrar isiriyor, ilerdeki su birikintisine götürüyor. suya sokup üstüne cikiyor, isiriyor, penceliyor. hala kontrol mekanizmasi devreye girmis degil. hala sogukkanli ve „b plansiz“ isvicre’liler olayi seyrediyorlar. romeo tam gaz. sanki zürih’de degil de asya’da balta girmemis ormanlarda rakibini alt etmeye calisiyor. lan bayana öyle mi davranilir daha demincek koklasan sen degil miydin? diye düsünüyorum, bir yandan da yeter artik uyusturucu tüfekle vursunlar sunu da jülyet’cik bi rahatlasin, kurtulsun diyorum icimden. o esnada, benden farklari olayi televizyondan degil de yerinden izlemek olan hayvanat bahcesi görevlileri, hayvan uzmanlari, hayvan psikologlari, hayvan herseyleri arasinda bir hareketlenme oluyor. tamam iste tüfek cikacak, mertlik bozulsa da zavalli jülyetcik kurtulacak diye seviniyorum. e o ne peki? bahce hortumundan hallice bir sey ile su sikiyorlar birbirine girmis hayvanlara. romeo söyle bi kafayi kaldiriyo „n’oluyo a.k. yine mi yagmur yagiyo?“ tadinda bakiyor, jülyeti tacize devam ediyor suyun icinde. neyse bir süre daha böyle devam ediyor „liebesspiel“imiz ve bir sekilde romeo yoluna gidiyor, jülyetcik sirilsiklam, bitkin uzaklasiyor ortamdan. tam kalkip disimi fircalayacagim, ekrana ciddiliginde gram degisiklik olmayan uzmanimiz geliyor. ekranin sag üst kisminda kafasi, eller göbekte birlesmis, sol alt tarafta normal karakterlerle adi, hemen altinda da italic karakterlerle unvani yaziyor. ve uzmanimiz ciddiliginde gram degisiklik olmadan „cigerine kacan sulardan dolayi jülyet’i bir süre sonra kaybettik“ gibisinden bir seyler diyor, haber program baska bir konuya geciyor. e oldu mu simdi? ne dediniz simdi pilsen’deki arkadaslara. nereden bulacaklar simdi yeni bir kaplani (tabii ki afrika’dan degil!)? gerci tahminim onlar da sasirmamis ve tevekkülle karsilamislardir ama ben cok üzüldüm jülyet’e. gitti güzelim kaplan basiretsiz isvicre’liler yüzünden. olayimiz hakkinda biraz daha detay ve gercek isimler icin: http://www.20min.ch/tools/suchen/story/28628797

anlasilan ben buralari anlaticam biraz daha.
eeee bülbülü altin kafese koymuslar „alismadik g.tte don durmaz“ demis.

bis dann.

© itvitre kelimesinin fikir anasi fütun’a saygilarimlan

Friday, 19 June 2009

Damgalar ve Köhne Koridorlar

Bu günden altı gün önce nezih İtalya seyahatinden döndük. Harikaydı vs, raporlanacak acayip bir şey yok.

Anlatacak olay bugün yaşandı. Efendim, bizim vize yenileme vaktimiz gelmiş idi, nitekim belgeler hazırlandı, dün başvuruya yollandı. Hayda, bir de geri iade edilmesin mi. Meğersem cumartesi girişte damga vuran memur (ki rastladığım ilk Rus erkek pasaport görevlisiydi, zaten gözüm tutmamıştı) aşık mıdır nedir, 13'ü yerine 23'ünün damgasını vurmuş. Bu hatayı yakalayan bilmemne departmanı görevlisi de tarihlerde tutarsızlık var diye belgeleri geri yolladı.

Bu durumda biz de elimiz mahkum havaalanına yollandık durumu düzeltelim diye. Orada yaşadıklarımız pişmiş tavuğun başına gelmemiştir diyemesem de oldıkça tuhaf durumların bizi beklediğinden habersizdik giderken. Konu açık değil mi, yanlış tarih vurulduğu net (çünkü hala yaşanmamış bir tarih) ve düzeltmek çok zor olmamalı. Yok, Rus bürokrasisinde kazın ayağı öyle değil işte.

Önce muhattap bulmakta zorlandık bir süre. Pinpon topu gibi ordan oraya pasladılar bizi havaalanının içinde. Belki altı kişiye falan derdimizi anlatmak zorunda kaldık. İyi ki akıllıca bir hamleyle tercüman almışımız yanımıza. Sonunda nedense yolcuları kandırmaya yönelik bir oyunun hain tuzaklarını aşarak 'ilk yardım' yazan bir kapıdan girince koridorlardan oluşan yepyeni bir dünya açıldı önümüze. Alis'in harikalar diyarının kapılarının sonuncusunda çok ciddi yazılar ve bir zil ile kamera vardı. İşte o zili çalıp sihirli kelimeleri söyleyince önce saniyesinde azarı işittik geç geldik diye (hemen farkedip gelecekmişmişiz). Ulan hatayı yapan onlar, azarı ben yiyorum. Rusyaaaaaa.

Neyse bir süre bekledikten sonra aksi suratlı muhatabımız çıktı karşımıza. Hadi bir azar da ondan. Sonra pasaportlarla kayboldu. Koridorda ayakta bekliyoruz. Eleman 5-10 dakika sonra döndü diyor ki damgalar memurların kendilerine zimmetli, bu damga ve bu memur bugün yok, yarın var, yarın geleceksiz başka yolu yok. Ya olur mu falan diyince bir de yine niye geç geldiniz falan demeye kalkınca ben koptum. Hata benim değil, onlar yüzünden işimi gücümü bırakıp kalkmış havaalanına gelmişim, hem suçlu muamelesi görüyorum, hem de bunu yarın tekrar yapacağım. Başkadım verip veriştirmeye. Herif hiç oralı olmadı gibi göründü sonra kayboldu yine. Koridorda ayakta beklemeye devam. Sonunda geldi dedi ki damga yolda geliyor bekleyin. Allah Allah. Tam Türkiye muhabbeti, pısarsan sıçtın, üste çıkarsan muzaffersin. Bir süre daha koridorda bekle, sonra neyse nazik bir kadın memur geldi, hem özür diledi, hem açıklama yaptı, telefonumuzu aldı, siz oturun bir yerde dedi.

Sonuçta oturduk, bizim gerizekalı memurun damgayla beraber gelmesini yarım saat 45 dakika bekledik, vurdurduk damgaları döndük. Şahane di mi?

Saturday, 13 June 2009

Çeşitli

Geçen gün ofiste arabamın arkasına park etmiş olan başka bir çalışanın arabasını çekmek zorunda kaldım (kendisi müşteriyle görüşüyordu). Şimdi esasen bu bir kadın, sanırım oradan başlamalıyım. Çok sert bir mizacı olan, inanılmaz profesyonel, öyle esprilere falan gülmeyen bir tip. Kıyafetine bakınca da şunu anlıyorsunuz genel olarak: BEN ÇOK CİDDİ VE ÇOK TİTİZ BİR İNSANIM. Neyse pek hazetmediim bu şahsın arabasını ben çekmek zorunda kaldım çünkü bizim öbür boşta olan iş arkadaşı aynı arabayı çekerken iki gün önce çok net biçimde arabayı işyerinin duvarına yazmıştı ve böyle oluncada bunu ben çekmem dedi. Neyse işte arabaya binince dünyam değişti: İnanılmaz bir sigara izmariti kokusu, ve sigara izmaritlerinin bizzat kendisi. Her yerlere saçılmış çeşitli junk food artıkları ve onların ne biliyim peçeteleri falan. Arka koltukta bir çift çizme, bir çift ayakkabı, çeşitli kıyafetler ve bir adet ne olduğunu anlamadığım cisim vardı. Arabayı geri vitese almak için harflerin yazdığı, vitesin altındaki yere baktım, R harfini görebilmek için orayı elle silmem gerekti, o sırada sildiğim yerden bir böcek vitesin başka derinliklerine doğru pek de bana aldırış etmeden yer değiştirdi. Kadının imajı 10 saniyede beynımde 180 derece değişti tabi. Yuh derler adama.

Vespamın aküsü bitmiş. Gidicem susuz akü alıcam trilyonluk ama çok üşeniyorum bir de burada havalar soğudu biraz yazı bekliyorum galiba.

Karşı apartmana taşınan şapşal gaylord fockheart lar taşınmadan önce her yere adres değişikliği bildirmişler. Ama yanlış adresi yazarak bizim adresi vermişler, adamların tüm postası bize geliyor diye hergün mutad inip postaya bakıyorum, sorumluluk bilinciyle. Yoksa bu kadar bakmam yani. Birde geçen gece bir parti verdiler, Lionel Ritchie çaldı sabahın 3 ünde. Say you say me ve dancing on the ceiling çok net bizim evde yankılandı.

Geçtiğimiz P.tesi burada queen elizabeth in yaşgünü kutlandı. Krallık böyle bişi demekki. Bir gün tatil oldu her yer, tabi bu Avustralyalılar da çok tatile düşkün hemen P.tesi ya da Cuma ile birleştiriyorlar böyle şeyleri. 3 gün tatil oldu sonuçta. Bolca uyudum ve kitap okudum. İyi oldu.

Kayın peder (ayrı mı yazılır bitişik mi bilemiyorum) dün gece itibarı ile 3 aylık masif bir kalıştan sonra Türkiye ye geri döndü. Kendisini sevdirdi, hikayeler anlattı, bizi güldürdü, etrafı kolaçan etti ve gitti. Hala kapıdan çıkarken kendi kendime Evladım aldın mı anahtarını diyorum.

Web sitesini açmamıza çok az kaldı. İşin %90 ı bitti ama arkadaşım ne zormuş ya sona kalan % 10. Neyse yavas yavas size de aktaracağım bu gelişmeleri. Şimdilik 1 ay içinde soft launch sonrada gerçek launch planlanmakta.

Burada iki çeşit insan var benim gözümde. Biri bişiler üreten insanlar. Bu bişiler sanat olur, birine yardım olur, iş olur, ne biliyim fikir olur, proje olur etc. Bir de bişiler tüketen insanlar. Şşırdığım şey bu ikisinin yaşamları arasındaki inanılmaz fark. Bu konuda daha sonra uzun yazıcam galiba böyle 1 cümle ile olmuyor.

Umut ile Hindistan a gitme kararı aldık. Çok rahatladık. Şimdi detay çalışacağız. En güzeli.

Thursday, 4 June 2009

Brisbane


Brisbane Avustralya'nin üçüncü büyük şehri. Geçen gün bizzat gidip kontrol ettim. Güzel bir yere benziyor. Sabah gidip akşam döndüğüm için pek bişi anlamadım ama daha önceki gidişlerimle de birleştirerek söylemem gerekirse hava sıcaklığı olarak en ideal yerlerden biri. Ortalaması sene boyunca 27 midir nedir burada canımızı alan kış soğuğu orada yok. Ben de giyinmişim deli gibi, kanter içinde kaldım bu enteresan şehrin sokaklarında dolaşırken.
Nüfus 2 milyon, okul çocuklarında Indiana Jones şapkası, bayanlarda parmak arası terlik, erkeklerde ise mutad bira göbeği var. Avustralya değişik bir yer bu anlamda bakınca. Her yerin enteresan özellikleri var. Bunlar çok belirgin tabi. Mesela Northern Territory e gidin sonra da Melbourne a gelin iki ayrı ülke gibi. Sydney New York un kötü bir kopyası. Melbourne daha avrupai, Brisbane ise kendine has bir yer. 

1824 lerin başında ilk mahkumlar gelmiş şu anki şehir merkezinin 25 km kuzeyine yerleştirmişler bunları. Aradan bir 17 sene sonra da free settlers gelmiş. Mahkumlar başka yere gitmişler ve şehir kurulmuş. Tabi bölgenin adını o zamanın New South Wales valisi kendi soyadı olarak belirlemiş. Daha da yaratıcı olunamazdı bence. Brisbane lılara Brisbanite deniyor. Yeri gelmişken Sydneysider ve Melbournian dan da bahsetmeliyim galiba. Bölgenin gerçek adı yani Aborijin adı ise: Mian Jin (spike shaped place)
Bu ismi verenlerin çeşitli katliamlardan sonra armut gibi ortada bırakıldığını illa söylemem gerekiyorsa söyliyim.



Genel olarak laid back attitude a sahip dediğimiz buranın insanları biz Viktorya lıları bazen çıldırtıyormuş efendim. Sanki Viktorya, hadi daha özel olarak Melbourne çok çalışkan ve tez canlı. Yok tabi öyle bişi. Herkes hafta başından itibaren hafta sonunu bekliyor. Bu durum tabi daha da zenginleştiğini sanan birtakım insanların ruhen fakirleştiğinin de benim için bir göstergesi. Neyse uzatmayayım bu konuyu, zira 15 paragraf falan yazarım.

Bu Brisbane a gideceğim sabah cep telefonumu evde unutmuşum, içinde buluşacağım adamın adı cep telefonu, adresi, buluşma detayları falan var. Bravo Koray diye başladığım gün sıfır hata ile ve benim için çok güzel bir anlaşma ile sonuçlandı, nasıl oldu anlamadım. Ama cep telefonsuz bir gün bana iyi geldi. 

Enteresan bir yazı oldu bir ordan bir burdan. Şu fotoyu da yüklemeden edemiycem. İyi çalışmalar dilerim.




Tuesday, 26 May 2009

Hırsız Var!

Arabanın cant kapakları iki senede ikinci kez çalındı. Bu kez insaflı hırsız(lar) ön ızagarayı bırakmışlar da geçen seferki gibi ful Mad Max modeli gezmeyeceğiz.

Bundan alınacak dersler:
bir. Moskova'da çelik cant tercih sebebi.
iki. Kontrollü otoparkı olan bir konut seçeneği değerlendirilmeye gayret edilmeli. Park sorunu ile birleşince bu madde çok elzem hale geliyor ama Moskova'da bizim alışık olduğumuz siteler genelde lüks ve pahalı kabul edildiğinden uygununu bulmak biraz şans işi.

Wednesday, 20 May 2009

Ben Olsam

Ben olsam bu blogu takip etmezdim.

Bir kere haftada bir girdi oluyor. Devamlılık yok. Sonra çok şizofren, herkes ayrı telden çalıyor. O esasen kötü bir şey değil ama ilk bakışta yazarın kim olduğu belli olmadığı için afallatıyor. Ben bile ilk girdilerden birini çok uzun süre başkasının sandım. Rusya'daki araba parklarını Koray'ın koyduğunu sananlar var. Sanırım tüm girdilerin Koray'ın olduğunu sananlar var.

Ama öte yandan güldürürken düşündürüyoruz. Bir nevi Levent Kırca misyonu. Arada bir bakmaya değebiliriz. Bizden vazgeçmeyin sevgili okur!

Tuesday, 19 May 2009

Kaç kişiyiz?

Together we stand, divided we fall...
Biz bu blogu çok severek oluşturduk. Ama insan bir noktada kaç kişinin bu bloğu takip ettiğini merak ediyor. Geçen gün eski yazıların altındaki comment lere bakıyordum, bir iki tane kimden geldiğini bilmediğim anonymous comment gördüm. Meraklandım. Bloğun sağına soluna da böyle renkli yok followers mış yok efendim believers mış falan gibi şeyler koyulmasına da karşı olduğumuzu (toptan) sanıyorum. O yüzden şu sorumu mazur görün lütfen, kaç kişi okuyor bu deli saçması şeyi. Comment bırakırsanız sevinirim(z). Sağdan saymaya da başlayabilirsiniz. Benim tahminim bu arada 4. Yanı yazarlardan birkaçı da takip etmiyor bu blogu. Bak sen eşşeklere...

Sunday, 17 May 2009

Spor, Spor için midir?

Farkettiniz mi bilmiyorum ama bloga uzun zamandır yazı yazmıyordum. 
Neden yazmıyorsun Mert, niye bizi yazılarına hasret bırakıyorsun dediginizi duyar gibiyim.  
Ama duymuyorum yani; kimse arayıp da mert yazsana suraya, cok özledik, yazılarını okumadan gözümüze uyku girmiyor demedi. İçinizden geçirip, dillendirmediğinizi düşünüyorum.  Herneyse, uzun zamandır yazmayışımın nedeni de benzer bir hikaye.  
Bir ay önce ya da daha evvel, Avustralya'da kriz süreciyle ilgili bir yazı yazdım ve bloga koydum. Yazıyı yazmaya 9cıvarı baslayıp gece 3te bitirmiş, sonucunda güzel, ancak güzel oldugu kadar da küstah bir yazı çıkartmıştım.  Hakkaten çok sert olduguna karar verip sabah 7 civarı kalkmış kahvemi yudumlarken, yazıyı blogdan geri çıkardım.  Sanki yazı New York Times'ta yayınlanacakmış gibi bir sorumluluk duygusu, efendim bir takım hayatı ciddiye almalar, ne biliyim bir otokontrol mekanizmaları nereden çıktı bilmiyorum ama o yazıyı çıkardıktan sonra kendi kendimi sansürleyip suçu bloga atmış olmalıyım ki, hayranlarımı uzun zamandır 
bekletmemin ayıbını örtmeye yeni karar verdim.  

Şimdi bu anlamsız ve gereksiz girizgahtan sonra, sizinle paylaşmak istedigim konu Avustralya'da spor yapan kişiler, spor salonları vs. aslında geyik yani. Avustralya vs. Türkiye de alt başlık.  
Spor konusundaki hassasiyetimi, eski yazılarımı takip edenler bilir. Küçük bir çocukken başlayan spor macerama 3 yıl önce, aşırı fit olmak, kas gelişimimi kontrol edemez hale gelmek gibi nedenlerden ötürü bir ara vermiştim.  O arayı bitirme kararını Avustralya'da almış olmak, anavatan ve bu memleket arasındaki spor salonu kültürünü karşılaştırma fırsatı verdi bana.  Bu karşılaştırmayı yaparken de ham vücut-fit vücut, sigara içen-içmeyen disiplinli-disiplinsiz arasındaki farkları da görmüş oldum, iyi de oldu.   
Şimdi ben 7 yaşında TSYD yüzme klubünde yüzmeye başladım ve disiplinli bir şekilde 8 yıl yüzdüm.  Oyle ki, yüz Mert derlerdi Kuruçeşme'den atlar, Silivri'den çıkardım. Ardından baktım deniz kirli, bu haraketlerimi ciddiye alan da yok, e futbola da aşırı bir kabiliyetim var; yani 15 yaşında küçük bir Ruiz Hierro, bir küçük Frank Rejkard, bir minik Van Breukelen, bir genc Zubizzareta karışımı bir insanım.  Kısa boyuma karşın fantastik bir kaleci, çelimsiz vücuduma rağmen, çevik bir defans oyuncusuyum.  Zamanın efsanevi altyapı hocası Serpil Hamdi Tüzün, rakibi hatırlamadığım bir maç öncesi, Mert dedi seni 5 sene sonra nerede göreceğimi ben bile düşünemiyorum. O derece yani! başka bir gezegenden falan bahsediyoruz. Sonra devre arasında, "Mert kaç orta yaptın ilk devrede saydın mı? Sıfır!!" diye bağırarak beni karmaşık düşünceler itmiş olsa da futbola olan sevgim hiç bitmeyecekti. Eh dedim o zaman, verdim kendimi futbola. Belli bir süre sonra, gençlik, şöhret, para, barlar, discolar, sigaralar derken aktif spor yaşamı sona erdi.  
İstanbul'da aktif spor yaşamı sona erenler ve hayatında adam gibi spor yapmamıs adamlar genellikle güzel spor salonlarına para verip gitmeme kararı alırlar.  Neyse, bu tipler 1 yıl üye olup 4 kere giderler.  Ya da kafaya bir karşı cins takılır, elde edilene ya da apışıp kalınana kadar devam edilir. O da 10 ziyareti geçmez, geçmemeli.  Herneyse, bu spor salonlarının maliyeti de spor salonuna ortak olmak istesen aynı paraya eşit olur genelde.  Bu spor salonları sabah 6'da boşu boşuna açılır, çünkü sabah gittiğinde salonda bir temizlikçiler bir de sen olursun. Spor salonunda çalan hafif müzik, boş fitness aletlerinin arasında yankılanır, duşlar temiz ve boş, havuz durgun ve sessiz, buhar odası buharsız ve çirkindir.  Akşam iş çıkışı saatlerinde ise, gece klubüne mi geldik lan 
detirten bir müzik, spinning hocasının haey, hop, hueyt gibi naraları arasında durdugu yerde pedal çeviren nike kataloğundan fırlamış insanlar, ecobar'da utanmasa meyve kokteyline votka ekletmek isteyecek, belden 70 derece bükük, bara yaslanılmış, yüzde hafif bir gülümsemeyle yavşama pozunun sözlük anlamıyım modunda saçma sapan insanlar, ve aletlerde gereksiz ter kokulu kuyruklarla karşılaşılır.  Adam gibi spor yapanlar da yok değildir ama onda bir diyelim, hadi onda iki olsun.  
iki hafta evvel, eski günlerime geri dönmek, Oscar De La Hoya ile aramdaki küçük farkı kapatmak üzere, evimin iki adım ötesindeki Fitness First isimli spor salonuna nasılmış diye bakmaya gittim.  Fitness First, bir spor salonu zinciri ve tüm Avustralya da 40-45 civarı salonu olmakla birlikte, dünyanın pek çok farklı ülkesinde de şubeleri bulunuyormuş.  Adamlar bana premium üyelik teklif ettiler, ben de dedim nedir premium? dünyanın bütün fitness firstlerine sınırsız gidebilrsin dedi adam. Hah dedim tam aradığım şey, çünkü syahate çıkıyorum, dur bir toplantıdan önce spor yapiyim diyorum, iniyorum otelin spor salonuna, bakıyorum tırmanma duvarı yok, ne biliyim tredmill benim hızıma yetişemiyor falan, çok hoşuma gitti bu teklif o yüzden.  Dur dedim evden bond çantayı getiriyim öyle konuşalım demeye kalmadı, ayda 40 dolar demesin mi, gel dedim seni bir öpeyim gözlerinden. Bastım imzayı, 3 saatlik de personal trainer bagladılar bana.  Tamam dedim, haydi bakalım.  Personal trainerım Jack geldi, bana bir testler, sorular falan.  Ardından hedefler koyuldu ve ilk antreman salı günü saat 6'da.  Tamam dedim, tenha da olur rahat rahat çalışırım. Salı sabah 6'da salondayım, fakat bir terslik var. 
Sabah 6'da salon aksamkinden daha kalabalık.  Arabayı park edecek yer yok, dolapların hepsi dolu, aletler full, sanırsın Çarşambadan itibaren Avustralya'da spor yapmak yasak.  Neyse adamla çalışmaya başladık, 15. dakikada ölümden döndüm.  Baş dönmeleri mi dersin, ciğerlerimin infilak etmesi mi dersin, dedim hocam iki dakka izin ver dinleneyim, ne izni dedi adam, dedim yıllık izin anasını satiyim, tiratlona hazırlanmıyorum ben dedim.  Şöyle bir oturdum etrafıma baktım; millet spora aşık, disiplinli, kendi kendilerine limitlerini zorluyorlar, sadece yaptıkları şeyle ilgileniyorlar ve en şaşırdığım şey spor salonunda ayna yok.  Helal lan dedim. 
Avustralya'da insanlar saglıklı yaşam ve sporu bir hayat tarzı haline getirmişler.  İstanbul'da Nike iki ay milyon dolarlık kampanya yapıp HumanRace'e 10.000 kişi toplarken, Melbourne'de 
geçen hafta Göğüs Kanseri Vakfı için 30.000 kişi koştu, eventin tek anonsu da adamların internet sitesinden.  Sabahları, bisikletle kilometrelerce pedal çevirip sonra işe gidiyor insanlar. Şehrin heryeri park, parkur, saha ve kortlarla dolu.  Spor salonlarına değil, kendilerine ve sağlıklarına yatırım yağpan insanlarla dolu şehir.  Tabii ki, bir başka yazımda yerin dibine sokacağım tiplerle de dolu ama en azından onlar da gerçekten spor tutkunu, kendine bakan insanların ortamlarını bulandırmıyorlar.

İki haftanın sonunda, sigarayı azalttım, adam gibi spora gidiyorum.  İnsan kendini iyi hissediyor. Amaç spor, sağlık, bir takım güzellikler, toz pembelikler, yeşil Getoradeler, mavi Poweradeler diyebilirim şu anda.  
Şimdi bu yazıyı da yazdım, yine bir acayip hissettim kendimi.  Adam artislik yapmak için geliyosa spor salonuna bu beni niye geriyo ki? Ne isterse yapsın. Valla bilmiyorum. Hayatta bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.  Socrates da bunu söylemese onun da farkında olmayacağım, lanet olsun.  

Friday, 15 May 2009

Turkish Back


Bu Avustralya da Turkish Back denilen bişi var, deyim gibi birşey. Zamanında buraya yerleşmiş bir takım insanların ve ama özellikle Türklerin başvurduğu bir metod. Anlatayım biraz: Önce Avustralya ya yerleşilir. Göçmen olarak gelindiğinden ve zaten burada iş bulmak kolay olduğundan hemen bir iş bulunur ( temizlik, postacılık; taksicilik, amelelik vs ) Daha sonra bir şekilde bir kaza senaryosu yazılıp çizilir. Bir ortak ile beraber bu kaza gerçekleştirilir. Sonra da doktora gidilerek ben artık iş yapamıyorum, çalışırken belim sırtım inanılmaz acılar içerisinde diye yalanlar uydurulur (hence the name turkish back) ve iş yerinden çıkış alınır. Avustralya devleti olayı tamamıyla üstlenerek ömür boyu minimum maaşa bu kişiyi bağlar. Bu kişi daha sonra hayatında bir daha çalışmamak üzere ayda 800 dolara talim eder. 
Bu adamlardan birkaçı ile kayın peder balık avlarken tanışmış. Adı İbrahim olsun. Bizimkisi demiş ki İbrahim ayı gibi adamsın neden 800 dolara talim ediyorsun da çalışmıyorsun? İbrahim'de abi benim keyfim yerinde bozma demiş. Bizim temizlikçilerde kendi şirketlerini bu yardımı alabilmek için kurmayıp açıktan para kazanıyorlar. Bu ekstradan gelen para çok kıymetli bizim için.
Neyse işte tabi uyusturucu falan da cabası. Bu İbrahim tabi balık avlarken iskelede direk gömüyormuş sarma dolmaları. Babama da ikram etmiş. Hahahaha. Neyse işte geçen gün bizim kayınpeder iskeleye bir daha gitti balık avlamaya. İbrahim ortada yokmuş, telefon etmiş nerdesin gelmeyecek misin diye, yok abi demiş İbo, gelemem, param bitti (allowance diyorlar galiba) ay başını bekleyeceğim. 
Bu olayları esasen Yunanlılar çıkarmış burada. Ama sonra gözüpek Türkler öyle bir sömürmüş ki durumu, bu tür olaylara burada Turkish Back deniyor artık.
Tabi zaman içinde Avustralya hükümeti önlemler almış falan ama bu bizim Türkleri önleyemez burada bence. Her zaman bir yol bulup o beleş 800 dolarese ulaşmak için uğraşırlar burada.
Çok çalışkan Türkler de tanıdım. İlk geldiğinde 4 işte birden çalışan, gece gündüz demeyen, kendini çok sevdiren ve etrafına örnek olan. Şu anda da, sıfırdan kurduğu Melbourne ün 2. büyük matbaasına da, oğullarına devretmesine karşın, her sabah mutad herkesten önce gelen bu kişi bana bile ilham vermiştir bunalımlı zamanlarımda (two years ago, bitch). Ama genel olarak gördüğüm biz  çalışmayı sevmiyoruz. Ya da öyle demiyim de şunu söyliim: Beleşi seviyoruz. 

Monday, 11 May 2009

Yaratıcı Rus Parkları 5

Enteresan bir şahsiyetim, hareketlerim açıklama gerektirmez parkı

Tuesday, 5 May 2009

Moskova'dan Haberler

Ne kadar harika bir memlekette yaşadığımızı size biraz anlatabilmek için üç güncel, birbirinden süper haber:

1. Karısıyla kavga eden sarhoş polis komiseri 3 kişiyi öldürdü, 6'sını yaraladı

Bu arkadaş, doğumgünü partisinde karısyla tartıştıktan sonra Moskova'nın göbeğinde girdiği süpermarkette 9 kişiyi vurdu, bunların 3'ü öldü. Süpermarket kameralarının çektiği bütün olay boyunca herif feci soğukkanlı. Sarhoşluğuna rağmen iyi de nişancıymış.

2. Büyük bir bankanın adı açıklanmayan sahibinin 19 yaşındaki oğlu Ferrari'sini kırdı

Yine Moskova'nın göbeğinde bilmem kaç km sürat yapan zibidi, Ferrari'sini aha bu hale getirdi. Enteresan olan (iyi ki de) bu olayda ölen olmaması. Çocuk bile bu arabadan sağlam çıkmış. Nasılll?

3. Rus Neo-Naziler Adolf Hitler'in doğumgünü kutluyor

9 Mayıs'ta Nazi Almanyası'na karşı zaferin altmış bilmemkaçıncı yılını kutlayacak olan Rusya'da, Neo Naziler 5 Mayıs Adolf Hitler'in doğumgününü kutluyor. Yabancılara sokağa çıkmaması öneriliyor. Dün akşam bir Hintli'yi hastanelik etmişler.

Friday, 1 May 2009

Istanbul not so very modern sometimes

Evden çıkmak bazen zor. bir sabah kapınızda ptt’den “buraya gel de sana Mucur’un Fransa’dan gönderdiği doğumgünü hediyeni vereyim artık’ taahhütlü mektubunu bulduğunda daha da zor olabiliyor. Başıma geleceklerden habersizdim. Ptt’ye girip üçüncü kata yollanacağımı bilmiyordum. Üçüncü kata arkadaki yük asansöründen çıkıp kendimi bir mutfakta bulacağımı kestiremezdim. Ben nafilelerde sekerken arabamın manita (insanın en büyük düşmanı) kuvvetlerince hunharca başka arabalara toslanacağı da aklımda yoktu. Hepsini öğrendim. Topkapıda’ki gümrüğün açık adresini, muhtarlıktan kağıt almam gerektiğini de öğrenmek zorunda kaldığım gibi (yine de aylavyu mucur)…
















İstanbul Modern’de sergi gezmelerine 1Mayıs’tan bir gün once biraz trafiğe kalmayı göze alarak gidebildim. Gölgeye Övgü sergisi etkileyiciydi. Bir takım adamların (çoğu tabii ki sizin oralardan umutcuğum) bundan yüzyıl once hangi kafalarda nasıl animasyonlar yaptığına, ne biçim karakterler tasarladığına falan iyice şaşırdım, güzel oldu. Çıkma anı geldiğinde karnım fena acıktığından hazır yakınken Karaköy’de balık yemek iyi bir fikirdi. Rus animasyon adamlarından alınan gazla (kimbilir neler içtiler de böyle coştular) rakı da akla yakınlaştı haliyle.


























Sanat, animasyon falan bir yana da eğer beni mutlu etmek istiyorsanız (istiyosunuz di mi?) hırdavatçılara götürün (inin o fildişi kulelerden). Testere, matkap, makara falan gösterin.
Su terazisi almama izin verin. Bunların hepsi yapıldı. Gün, Karaköy’de plastik bardaklar ve kağıda sarılmış rakı şişesinin, deniz çuprasının, çinekopun karşısında sona erdi. Gene gelecek ben.

Thursday, 30 April 2009

Poyedim v Otpusk

Moskova'ya da bahar gelir

Mayıs, Yılbaşı ile beraber Ruslar'ın en favori tatil mevsimi. Hem 1 Mayıs bayram, hem de 9 Mayıs. Böylece çoğunluk Mayıs'ın ilk 10 günü izin kullanıyor ve Moskova yine bize kalıyor.
Ofisler boş kaldı haanım

Monday, 27 April 2009

Büyük Felaket

Bizim evin hemen arkasında bir Ermeni mezarlığı var. Moskova'daki tek veya en büyük Ermeni mezarlığı.

Her sene 24 Nisan'da bir ordu Ermeni kardeşimiz bayraklarla pankartlarla bu mezarlığa dolup '1915 olaylarını' anıyorlar. (E şimdi tabi DGM'lik olmamak için kullandığımız kelimelere dikkat etmeli di mi?) Bu kardeşlerimiz artık içerde Türk bayrakları mı yakıyorlar, Tayyip kuklaları mı bilmiyorum, biz tercihan pek bulaşmıyoruz. Gerçi ben şahsen özürdiledim.com ama gel bunu bu kardeşlerimize anlat.

Sema ilk sene futbol taraftarları sanmıştı bu bayrak sallayarak evin önünden geçen kara gözlü kara kaşlı insan topluluğunu. Bir kere de bar tuvaletinde mahsur kalmıştı Ermeni taşnaklar kapıyı tutunca, yeri gelmişken onu da not edeyim.

Rear Window

Üst katta tuhaf işler dönüyor hanım,
Çelik on ikinci dalgadan kaçarken bizim komşulara sığındı galiba, burdan suç duyuruyorum; biliyosunuz Çelik’e yataklığın cezası büyük.
Iki gün iki gecedir gözüpek komşuda cümbüşün sonu yok.
Çelik çalıyor, komşu eşlikte gerek. Dün akşam saatlerinde dayanamayıp evden çıktım, bugün akşam geldim cover’lara yeni geçmişler. Bir ara onuncu yıl marşını da tıngırdattılar. Benim kafamdaysa Büyük Usta’dan “Allahım Neydi Günahım?” repeat’te. Egemen Özkan evi günahlarının bi kısmı yazılmış olmasın yarebbim?
Sustular mı sanki?

Önümüzdeki hafta Bonnie Prince Billy Babaylon’da konsere geliyor. Ben buna çok seviniyorum. Olanca sakalıyla sakin sakin söyleyecek, ağlayacak. Gelebilen gelsin (Nasıl geleyin), öğrenci 15, mezun 25.

Sunday, 26 April 2009

35

Doğumgünü partisi polisin beni karakola götürmesiyle bitti.

Müziği bağırtmışız biraz (her haysiyetli partide olacağı üzere), millet evine gitmek üzere dağılırken kapıya dayandı militsia. Biri uzun, biri kısa iki tip. Makineli tüfek boyunlarında. Yarım saat dil döküldü, yok illa karakola geleceksin diyorlar. Belli dertleri para tırtıklamak ama benin tepem attı, hem müziği kapamışız, parti bitmiş insanlar gidiyor, zaten doğumgünüm, hiç tahammül edemedim.

Bir tanesi aldı beni karakola kadar gittik, tam kapıda telefon çaldı. Geride kalana vermişler bir miktar para, geri döndük. Kapıda elimi sıktılar ayrılırken. Efenim? Böyle bir polis vukuatım eksikti, o da oldu. Hayırlı olsun.

Yolun yarısını da devirdik bu esnada.

Saturday, 25 April 2009

Sanki Her Tarafta Var Bir Düğün

Şen kahkahalı sinirli dev adam, sevgili koray gencel'in önerisi üzerine 'nasil geleyim'e müdahilim. Sabahın kör vaktinde postumu dedim bekliyorum(olsa da kodum).
Dünün gündemi 23 nisan çocuk bayramına değinmek niyetindeyim. Bu sene neden bilmem daha bir şenlikli gibiydi çocuk bayramı. Bir süredir 'bana hergün' olduğundan tatil kısmını anlamam mümkün olmadıysa da işlerine bir günlük ara veren arkadaşlar taze gelinler gibiydi. 22 nisan gecesi eğlencenin dozunda tatil ruhu kolgeziyordu. şimdi aranızda kesin özleyenleriniz vardır, dün gece Ankara'nın ünlü simaları ile Cihangir'de yeni bir içkili ortamda denk gelme fırsatı bulduk. Gizem'inden Mercan'ına, Boran'ından Melkur'una bir sürü ank, toplaşmış alkol duvarına meydan okuyorlardı.. Ben baktım özlenicek bi durum yok.

Türk Televizyasi ve Bayram (ansızın gelen başlık):

Dün Jack Bauer hep dünyayı kurtardı (kimbilir kaçıncı kez):
Kiefer Sutherland ikinci sezondan sonra prodüktör olmuş, artık sırtı yere gelmez (züğürtün çenesi)- izlediğimden diil.


















Küçükler Makamlara Yerleşti:
Cumhurbaşkanı bir günlüğüne Büşra Kılıç oldu. İlk kadın cumhurbaşkanımız Sayın Kılıç, çikolata fiyatlarını düşürmek (özel günler?) başta kendi okulunun fen laboratuarını yenilemek gibi akla yakın bir ekonomik paket sundu. Abdullah, Sayin Kılıç'la senli benli konuştu. Başbakan Ecem Gülce Uçar ise, kriz teğet geçti, kemerleri sıkalım gibi yepyeni önerilerle eski başbakanı aratmadı.












TRT Kutlamaları:
İnanılacak şey değil ama çocuklar bu sene renkli kartonlardan Türkbayrağı, Atatürk portresi falan yaptılar. Ortalıkta tayt ve/veya füzo giymekten hoşnutsuz oğlan çocukları, ponpon kız olmaktan gururlu kız çocukları dolanıyordu.





Bu da gecmis bir 23 Nisan'dan kalma "en uzun bayrak bizim bayrak" isimli bir calisma


Bir de bi ara zapik sırasında çocukların popstar gibi takıldığı bi prooramda (TDK) turkish pavarotti'nin yanında italyan bi tenorcu velet "la donna e mobile" söylüyolardı. Pavarotti’nin sahne çalmaya çalışması tüylerimi ürpertti.

Sonuç başlığı (hala olmadıysanız parantes manyağı olun diye açtığım lüzumsuz parantes):
Siz siz olun 23 nisan'da hangoverinizi elinizde kumandayla kutlamaya kalkmayın.

Şimdi soruyorum:
Şu televizyonu camdan atmamam için bana bir tek sebep gösterebilir misiniz? (içimden bir ses sorunun cevabının Umut'ta olduğunu söylüyor)

Wednesday, 22 April 2009

Yaratıcı Rus Parkları 4

Köşeleri değerlendirelim kaldırım kime gerek parkı